Prof. Dr. İsmet EMRE

KIYIDAKİ ADAM

Prof. Dr. İsmet EMRE

emre.ismet@gmail.com


1 Ekim 2008
font boyutu küçülsün büyüsün

ROMAN TAHLİLİ: Türk Edebiyatında Bir Simulasyon Roman: Saatleri Ayarlama Enstitüsü


Gerçekte, başlangıcından itibaren Doğu-Batı meselesiyle yakından ilgilenen Türk romanı, çeşitli değişikliklerle, Cumhuriyet sonrasında bu karşıtlığı, genel olarak Batı lehine yorumlama eğilimi göstermiştir. Başta Reşat Nuri Güntekin olmak üzere, bazı yazarlar Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Aka Gündüz gibi yazarlar bu soruna ilerici-gerici, aydın-yobaz, Batıcı-gelenekçi gibi kavramlar etrafındaki alegorilerle yaklaşırken Peyami Safa gibi diğerleri bunun tersine, Doğu-Batı karşıtlığında Doğu’nun üstünlüğünü vurgulama eğilimi göstermişlerdir. Berna Moran, Cumhuriyet romanında yazarların temelde iki tarzla karşımıza çıktıklarını, bunlardan bir kısmının topluma dönük daha sosyolojik tarzda metinler ortaya koyarken ikincilerin meselelere daha içsel, daha bireysel yaklaştıklarını ifade ederek, Tanpınar’ı bu iki çizginin kesişme noktasına yerleştirir: “Ahmet Hamdi Tanpınar’a gelince, onu tam olarak ne birinci çizgiye yerleştirmek mümkün ne de ikinciye. Türkiye’de Batılılaşma hareketine büyük bir duyarlılıkla çözüm arayan bir aydın olması onu birinci çizgideki yazarlarımızla birleştirir,ama romanları hiçbir zaman bir düşünce kalıbına dökülmüş romanlar değildir. Ayrıca bireye ve bireyin iç dünyasına ayırdığı yere bakarsak, onu ikinci çizgiden saymamız gerekir. Yani Tanpınar bu iki çizginin birleştiği noktadadır diyebiliriz.” Bu meseleye daha tarafsız ve başlangıçta tez gütmeden yaklaşan yazarlarımızdan biri kuşkusuz Ahmet Hamdi Tanpınar olmuştur. Tanpınar, hem Huzur, Mahur Beste hem de Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanlarında söz konusu karşıtlığı mümkün mertebe ayrıntılar üzerine yoğunlaşarak ve metnin iç gerçekliklerini gözeterek vermeye çalışmış, bundan dolayı da yer yer ironiden yararlanmayı ihmal etmemiştir. Tanpınar’ın, özellikle Tanzimat’la başlayan Batılılaşma serüvenimizin Cumhuriyet sonrası aldığı biçimi temel izlek olarak belirlediği Saatleri Ayarlama Enstitüsü, sadece sıradan Türk insanının değil, devletin üst makamlarında yer alan nispeten daha seçkinci kesimlerinin de Batılı zihniyet ve kurumların karşısındaki pozisyon alışlarını anlatması bakımından oldukça dikkat çekici bir metindir.

1962 yılında yayımlanan Saatleri Ayarlama Enstitüsü, aslına bakılırsa yukarıda altı çizilen çerçeve ve olay örgüsüyle karakter yaratmaktaki başarısı bakımından da yazarın Huzur romanından daha başarılı bir roman gibi görünmektedir. Her şeyden önce, Huzur romanına hakim olan ve yer yer roman üslubundan uzaklaşarak denememsi bir mahiyete bürünen kurgu Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde yok. Bununla birlikte gerek kurgu, gerek karakterlerin belli zihniyet taşıyıcıları olarak sembolleşmeleri, gerekse Cumhuriyet’le birlikte hayatımıza giren (ve hala devam ettiğini düşündüğüm) birtakım kurumların gerekliliği üzerindeki tartışmaların, spekülasyonların enine boyuna tahlil edilmesi (üstelik bu yapılırken mümkün olduğu kadar romanın doğasına özgü ‘edebi değer’ kaygısının bir tarafa bırakılmaması) gibi hususların detaylarıyla anlatılmış olması bu romanı Tanpınar’ın en iyi metnine dönüştürüyor. Metnin genel kurgusu ve olayların parçası olan insanların düşüncelerinin gerçeklerden kopuşu yalnızca yazarın tercihi olarak görülmemeli: Sembolik olarak Cumhuriyet’in başlangıç dönemlerindeki ideolojik suskunluk, fikirsel aşırılıkların sindirilmesi ve uzun süre tekdüze bir yaşamın egemen olmasını anlatmaya çalışıyor Tanpınar. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde yer alan kişilerin Halit Ayarcı, Hayri İrdal, Ahmet Zamani Efendi, İspiritizmacılar, Define Peşinde Koşanlar vs. hemen hepsi içinde bulundukları durumu iyiye götürmek için gerçek dışı yöntem arayışına girerler. Bu tesadüf değildir. Romanın bünyesi ve iç mantığının doğal sonucudur; ancak doğal sonuç olarak kalmaz, sembolik olarak Cumhuriyet’in başlangıç aşamasındaki Batılılaşma’nın ve bu yöndeki çözüm arayışlarının da gerçekten ne kadar kopuk, hayat pratiğinden ne kadar yalıtılmış olduğunu göstermesi açısından da manidardır. Yazar, bunu doğrudan söyleyemediği için de ironiye başvurmak zorunda kalmıştır ister istemez.

Yazar, böylece hiçbir kurumun ve zihniyetinin bir ihtiyaçtan ortaya çıkmadığını; insanlara göre kurum ve zihniyet üretildiğini anlatmaya çalışıyor. Nitekim, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde çalıştığı halde elinden hiçbir iş gelmeyen, hiçbir işe yaramayan Asaf Bey için Halit Ayarcı şöyle der: “Dostumuza kendine göre bir iş bulun... Çalışmaması icap eden, ataleti müessese için faydalı bir iş... O zaman mesele hallolur.” (SAE, s. 314). Bunu, doğrudan doğruya söyleyemediği için ironik bir dille ve Asaf Bey’in şahsında genelleştirmeye çalışıyor.

Romanın baş kişisi ve aynı zamanda anlatıcısı Hayri İrdal ile onun hayatında dönüm noktası olan Halit Ayarcı’nın çevresinde gelişen olaylar aynı zamanda tıpkı İvan Gonçarov’un Oblomov’unda olduğu gibi birbirine zıt iki karakterin çatışması şeklinde de okunabilir. Tipik bir Oblomov yaşantısına sahip olan Hayri İrdal, yine Gonçarov’un romanında olduğu gibi dışa dönük, karşılaştığı her durumu kendi lehine çevirmeyi bilen, düşünmeden, teoriden çok anında harekete geçmeyi, yapmayı, yaratmayı düşünen düşünen Ştoltz gibi Halit Ayarcı da arkadaşının kendine ve dünyaya kapalı, karanlık, durgun, edilgin hayatını yaratıcılığa dönüştürerek onu sahip olduğu sıkıntılardan kurtarır... Bir farkla: Oblomov kendi karanlığında diretirken Hayri İrdal oraya yapışıp kalmak yerine bir simulasyonlar dünyasına girmeyi daha uygun görür.

Her şey bir yana, bu metin ne Berna Moran’ın iddia ettiği gibi “gerçekçi olmayan bir çağı simgelemekte” ne de Mustafa Kutlu’nun dile getirdiği gibi bir “aldanış”ın romanıdır. İçinde ne kadar topluma dönük özeleştiri nüvesi taşırsa taşısın metin belli dönemlerin birbirinin ardı sıra (Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemleri) ve yekdiğerinin yerini alarak gerçekleştirdikleri Batılılaşma hamlelerinde yaşadıkları paradoksu anlatmanın da alanı değildir. “Nedir Saatleri Ayarlama Enstitüsü?” diye soruyor Beşir Ayvazoğlu, “Sözümona saatleri ayarsızlığı yüzünden kaybedilen zamanı kazanmak için kurulmuş, etrafında Saatleme Bankası, Saat Sevenler Cemiyeti gibi aynı şekilde lüzumsuz bir yığın kuruluş yaratan tepeden tırnağa kadar abes bir müessese.” Oysa metnin akışını Türk toplumunun Tanzimat’la başlayıp Cumhuriyet dönemiyle sonlanmamış olan bir Batılılaşma serüveni hikayesi gibi algılamak onun sınırlarını daraltmaktan öte anlam taşımaz. Gerçekte, bu romanı bir simulasyonlar metni diye okumak daha doğru olur kanaatindeyiz. Toplumda yaşayan, teneffüs eden hemen her birey, ona bağlı olarak yürürlükte hemen her düşünce ve değer bir yönüyle kendi gerçeğini yaratarak var olabilmektedir. Çıplak gözle baktığınızda varlığından rahatlıkla kuşku duyabileceğiniz bir düşünce, davranış yahut değer güncelle (romandaki tabiriyle yeni) karşılaşır karşılaşmaz yeni bir düzleme geçmekte ve mutlak gerçeğin ta kendisi olmaktadır. Bu, biraz da modern dünyanın kendi bireyine dayattığı bir durumdur. Ya kendi iç gerçekliğinizden uzaklaşıp modernizmin yarattığı halenin bir parçası olarak varolmaya devam edecek; ya de kendi iç gerçekliğinizi bir tarafa bırakıp modernizmin dayattığı gerçekliğe bürünerek, en azından eklemlenerek yaşamayı reddediyorsanız yok olacaksınız. Başka seçenek bırakmamaktadır dış dünya size. Burada, göreli olarak hemen modern toplumun bir parçası olan insanların hemen hepsinin sanal bir dünyada yaşadıklarını, kendini kandırma oyunu oynadıklarını, bir şeyler yapmak yerine bir şeyler yapıyormuş görünerek “iş” ürettiklerini ima ediyor bize yazar. Aradan bunca zaman geçmesine rağmen bugün bile sabahtan akşama kadar yaptığımız, muhatap olduğumuz Hayri İrdal’ın yaşadıklarının bir benzeri değil de nedir? Metne göre olmayan bir Saatleri Ayarlama Enstitüsü, olmayan yeteneklerle, olmayan işlerle uluslar arası bir boyut kazanır ve orada üç yüze yakın insan istihdam edilir. Hepsi sabahtan akşama kadar örgü ören, birbiriyle aşk yaşayan, dedi kodu yapan bu insanlar geçimlerini de bu şekilde karşılarlar. Günümüz dünyasında, masasının başına oturup yukarıdakiler dışında iş yapmayan ve her ay bankamatiklerden para çeken bu benzeri insan sayısı Tanpınar’ın anlattığı yıllara göre az mıdır?

İlginç olan ve Tanpınar dehasını yansıtan ise olmayan bir kurumun, olmayan değerler üreterek, yan sanayi dalları, sosyal kurumlar oluşturup kendine ait bir sosyal yaşantı üretmesi yanında bunu süreklileştirecek bir öze de sahip olması. Bu durum, yazarın final bölümünde belirginleştirdiği gibi dün de vardı bugün de var yarın da var olacaktır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün lağvedilmesi kararı alınınca metnin başından beri yaşanan simulatif evren çöker gibi olur ve sosyal kurumlarla birlikte insanlar arası ilişkiler de çökecekmiş gibi bir hava teneffüs edilir. Eğer metin, SAE’nün lağvedilmesiyle bitse idi bu sadece Cumhuriyet’in bir dönemine özgü bir özeleştiri olurdu. Oysa öyle olmuyor. Bütün bu dünyanın kurucusu, banisi olan Halit Ayarcı son tahlilde sahneye giriyor ve SAE’nün lağvedilme kararını tashih ettirdiğini, ancak “müessesenin muntazam surette tasfiyesi için daimi bir tasfiye komisyonu teşekkül ettiğini, enstitüde çalışanların bundan sonra da söz konusu komisyonda görev alacağını söylüyor. Böylece, sanal gerçekliğin şimdiye özgü simulatif bir evrene özgü olmadığını, geçmiş ve geleceği de kapsayan bir uzama sahip bulunduğunu görüyoruz.

Bu metin, belki anlattığı dönemi bir tarafa bırakıp yazıldığı dönemi dikkate alsak bile, Baudrillard’ın postmodern döneme özgü nitelendirmeleri içeren söylemleriyle Türk roman tarihinde çok özel bir yere oturmaktadır. 1960’larda Türkiye modernizme geçişi tartışıyordu. Köyden şehre göç, şehir kenarlarına kondurulmuş gece kondular, eksik Batılılaşma gibi konular henüz yerli yerine oturtulmadan böylesi bir romanı tasarlayıp kompoze etmek Tanpınar sezgiselliğinin en ciddi göstergesi herhalde.

Romanın dış çerçevesi oldukça teorik bir zeminin pratiğe indirgenmesine ayrılmış: Osmanlı’dan başlayıp Türkiye Cumhuriyeti’yle en azından zahiren nihayete ermiş gibi görünen Batılılaşma serüvenimizin Cumhuriyet’in ilk yıllarında aldığı biçim. Bu dış daireyi Halit Ayarcı’nın kimliği, kişiliği, hayata bakışı roman içindeki işlevi oluşturuyor. İç çerçeve ise yine bununla ilgili ve biraz daha ayrıntı düzeyde Doğu’nun şahsında geleneksel olanla, Batı’nın şahsında modern olan arasına sıkışmış Türk insanının içinde bulunduğu açmaz. Yani, Tanzimat’tan beri bir türlü içinden çıkamadığımız ikilem. Bu iç halkayı da Hayri İrdal’ın hayata bakışı, olaylar karşısında aldığı tavır ve bir türlü içselleştiremediği değişimler karşısında içine düştüğü komik durum oluşturuyor. Böylece yazar, iki kişinin şahsında iç içe geçmiş ve çözümlenmesi neredeyse mümkün görünmeyen bir problemin hemen bütün detaylarını veriyor. Başlangıcından sonuna kadar olayların neredeyse bir merkezi bulunmadan yayılma eğilimi göstermesi, kişilerin yaşadıklarının gerçek mi hayal mi olduğunun bir türlü farkına varılmaması metindeki simulatif havayı pekiştirici rolü oynuyor.

Öncelikle Halit Ayarcı’ya bakalım: Roman boyunca, eski-yeni karşıtlığında tereddütsüz ‘yeni’nin yanında yer alan, yeniyle ilgili hiçbir olumsuz anlam alanı ve çağrışımın kabul edilebilir görünmediği Ayarcı, Hayri İrdal’ın karşısına ansızın ve onun hayatını bütünüyle değiştirme potansiyeli taşıyarak girer: “İnsan ne garip mahluktur. O dakikada Halit Ayarcı’nın orada bulunmasını adeta bir şanssızlık sanıyordum. Çünkü bu adamın mevcudiyeti bana Doktor Ramiz’den iki lira borç almama düpedüz mani gibi geliyordu. Nerden bilecektim ki o anda kahveye Doktor Ramiz’le gelen adam benim iyi talihimdir. Çocuklarımın sıhhati, karımın ve baldızlarımın istikbalidir.” Görüldüğü gibi anlatıcımızın karşısına çıkan Halit Ayarcı, onun üzerinde Tanrısal bir etki yaratmakta ve hayatının akışını değiştirmektedir. Neyle? Toplumda karşılığı bulunmayan, gerçekte olmayan, bir işe yaramayan, tamamen işlevsiz bir kurumun onlarca çalışanından biri olarak... Yani yazar tarafından inşa edilmiş simulasyonun bir parçası olarak... Nitekim bundan sonra Hayri İrdal’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne dönük her türlü tereddüdü, sağ duyu karşı duruşu karşısında Halit Ayarcı bir anlamda ‘ayar işlevi’yle kurumun meşruiyetine dair güven aşılayıcı cümleler kuracaktır.

 Olay Örgüsü

Küçük yaşta, bir saatçinin yanına çırak olarak giren Hayri İrdal, zamanla saatlere karşı özel bir ilgi duyar ve bir müddet sonra saatlerle kafayı bozup bütün yorumlarını saatlere göre yapmaya başlar. Birinci Dünya Savaşı’nda askere gider, dört yıl sonra tekrar İstanbul’a döner. Abdüsselam Efendi’nin kızı Zehra’yla bir evlilik yapar, ancak kısa süre sonra karısı ölür. İspiritizma Cemiyeti’ne gidip gelir ve orada ikinci karısı Pakize Hanım’la tanışarak evlenir. Borç almak için gittiği bir arkadaşı onunla Halit Ayarcı’yı tanıştırır; bu andan itibaren hayatı değişen Hayri İrdal, hayatı boyunca ona minnet duyar.

Halit Ayarcı, Hayri İrdal’ın parasızlığına çözüm olsun diye Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı bir kurum oluşturur ve başına da Hayri İrdal’ı getirir. Madden sorunu kalmayan Hayri İrdal, bazen Enstitü’nün ne işe yaradığını merak edip sorgulasa da keyfine diyecek yoktur. Karısı daha mutludur ve hiç işe yaramayan baldızına bile iş bulunmuştur. Gerçekte, bu bolluk eşinin kendisi Halit Ayarcı’yla aldatmasına yol açsa da bunun farkına varamayacak kadar saftır. Karısı doğan kızının adını Halit Ayarcı’nın adını devam ettirmesi için Halide koyduğu halde bu aldatmanın farkına varamaz. Arada bir Halit Ayarcı’yı sevdikleri için kızlarının büyüdükçe ona benzediğini söyler.

Amerika’dan bir ekip gelip Ensitütü’nün işlevinin kalmadığını, kapanmasının daha doğru olacağını bildiren bir rapor hazırlarlar. Ensitütü kapatılacakken Halit Ayarcı devreye girer ve kapanmasına engel olur. Güya Ensitütü’yü tasfiye komisyonu kurulur; böylece, Enstitü’de çalışan ne kadar insan varsa, hepsi tasfiye komisyonunda yer alarak işlerini kaybetmezler.

“Gece yarısı, kalabalık dağıldıktan sonra benim çalışma odamda tekrar buluştuk. Fakat aramızda garip bir vaziyet vardı. Hatta Şehzadebaşı’ndaki kahvede kendisini ilk gördüğüm gün dahi bana karşı bu kadar yabancı değildi. Benimle bir parti tavla oynadı. Oyun bitince, ‘Allaha ısmarladık’ diye ayrıldı. O geceden sonra Halit Ayarcı’yı bir daha ancak, korkunç otomobil kazasından sonra kaldırıldığı evinde, yatağında görebildim.” (SAE, s. 373).


 

[1] Ne tesadüftür ki, yazarın roman tarihimizdeki konumu da modernizmle postmodernite arasında bir yerdedir. Onun için ne tamamen modern ne tamamen postmoderndir diyebiliyoruz. Hem modern, hem postmodern özellikler gösteriyor Huzur ile Saatleri Ayarlama Ensitüsü ve bir geçiş noktasında duruyor. Belki de Tanpınar’ı kendine özgü bir yere yerleştiren de işte bu tasnif edilemezliği, herhangi bir kategoriye konulamazlığıdır. Yazarın modernle postmodern süreç arasındaki ‘geçiş’ noktasında bulunmuşluğuna dair yargı ve daha geniş bilgi için bakınız: EMRE, İsmet; Postmodernizm ve Edebiyat, Anı Yayınları, 2. baskı, Ankara, 2007, s. 225-256.

[2] MORAN, Berna; Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, İletişim Yayınları, 10. baskı, İstanbul, 2001, s. 329.

[3] TANPINAR, Ahmet Hamdi; Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Dergah Yayınları, 7. baskı, İstanbul, 2000.

[4] TANPINAR, Ahmet Hamdi; Huzur, Tercüman 1001 Temel Eser 2, (tarihsiz).

[5] Gonçarov’un metniyle Saatleri Ayarlama Enstitüsü arasındaki temel fark Oblomov’un Stoltz’un bütün ısrarlarına rağmen kendine özgü edilgin ve içedönük yaşamını bırakmayıp metnin başından sonuna kadar hep dar ve fasit bir daire içinde dönüp durmasına karşın Hayri İrdal’ın Halit Ayarcı’nın kendisine dönük telkinlerinin peşinden sürüklenmesidir. Gerçekte bu oldukça büyük ve derin bir farktır. Çünkü Gonçarov’un metninde romanın başından sonuna kadar bir durgunluk-aksiyon karşıtlığı yürütülürken (ki bu bir anlamda Batı dünyası ile Doğu arasındaki karşıtlığı simgelemektedir) Tanpınar’ın metninde ise bu karşıtlık yerini Hayri İrdal’ın şahsında bir çelişkiler yumağına, anlatıcının yerinde ifadesiyle absürditeye bırakmış olmasıdır. Bakınız: Gonçarov, İVAN; Oblomov, Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu-Erol Güney, Sosyal Yayınları, 4. baskı, İstanbul, Mayıs 1998.

[6] Yazının bütünü için bakınız: MORAN, Berna; “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Birikim dergisi, Mart 1978, S.: 37. Aynı yazıda Moran, bir başka saptamada daha bulunmaktadır. Ona göre; “Herkesin horladığı, aşağıladığı İrdal, ‘Sabaha Doğru’ başlığını taşıyan üçüncü bölümde Ayarcı’nın kurduğu Saatleri Ayarlama Entitüsü’nde önemli bir mevkie getirilince rahata, paraya, üne kavuşur. Bu, hiç şüphesiz Cumhuriyet döneminin geçmişle bağlarını kopararak yeni bir Türk toplumu yaratmak çabasında düştüğü yanılgıların hicvine ayrılmış olan kısımdır.” Belki sadece bu bölüm için söz konusu yargı doğru olabilir; ancak metnin geneli düşünüldüğünde ve onun hakkında bütüncül bir yargı ortaya konduğunda söz konusu hüküm metnin genel çizgisini yansıtma hususunda oldukça eksik kalır. Çünkü Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü kurumu şahsında genel olarak kapitalist sürecin doğal yansıması olan “simulasyon” düşüncesine göndermede bulunarak onu daha evrensel bir çizgiye oturmaktadır.

[7] Bakınız: KUTLU, Mustafa; “Tanpınar’ın Yalan Dünyası”, Yönelişler, Nisan 1983, S.: 22.

[8] AYVAZOĞLU, Beşir; “Saatleri Ayarlama Entitüsü yahut Bir İnkıraz Felsefesi”, Töre dergisi,  Temmuz 1985, S.:169-170.

[9] SAE, s. 186.









Bu yazı 16,434 defa okundu.







Yorum ekleYorum ekle
Yorumlar (8)
  • abdurrahim / 14 Kasım 2011 14:39

    sae

    anladığım kadarıyla mükemmel bir kitap. cümlelerin uzun olması balki anlama konusunda sıkıntı yaratıyor fakat tanpınar gibi bir sanaatkara da ancak böylesi yakışır. daha iyi kavramak adına kitabı bir daha okuyacağım.
  • Okursever / 26 Nisan 2011 17:06

    Hayri İrdal'ın karısının ismi "Zehra" değil "Emine"dir. Zehra Hayri İrdal'ın kızının adı.
  • şekerler:) / 26 Şubat 2011 09:27

    beğenmeyenlere nispet olsun diye süpeeeeeerdi:)))
  • drya / 4 Aralık 2010 20:59

    internet saolsun okumaya gerek yokk
  • mrv / 6 Ocak 2009 20:20

    bencede gayet hoş bir kitap ancak sosyoloji hakkında biraz bilgi birikimine sahip olmak anlamayı kolaylaştırıyor bence sıkılan arkadaşlar bu sebepten sıkılmıs olabilirler.
  • irene / 30 Aralık 2008 12:08

    ??

    saatleri ayarlama enstitüsü' nü okurken sıkılmayı açıklayabilecek bir sebep bulamıyorum, merak ettim kaç yaşındasınız? ancak anlamamakla ilgili olabilir çünkü sıkılabilmek...
  • elif / 4 Kasım 2008 13:34

    güya bide hüseyin rahmi için sıkıcı derler kitabı okurken patlıycaktım :D
  • derya / 3 Kasım 2008 11:37

    bu kitap resmen işkence iğrenç




Bu yazarın diğer yazıları






www.edebiyatufku.net yayın hayatına başlamıştır. Yayınlarımızı edebiyatufku.net adresinden izleyebilirsiniz. .............................................................................................. ŞU ANDA DERGİMİZİN 54.SAYISININ (EYLÜL 2013) KÖŞE YAZILARI YAYINLANMAKTADIR .............................................................................................. .............................................................................................. İletişim: edebiyatufku@gmail.com

En Çok Okunanlar