Ali ÇOLAK

BASINDAN SEÇMELER

Ali ÇOLAK


8 Şubat 2009
font boyutu küçülsün büyüsün

Kış meyveleri


Günümüz ressamları natürmorta pek yüz vermiyor. Bir natürmort görmek için Şeker Ahmet Paşa'ya, Süleyman Seyyit'e, Mahmut Cüda'ya gitmemiz gerek. 'Ölü doğa'yı resmetmek artık ilkel bir tarz mı sayılıyor? Bense bir salonu, genişçe bir mutfağı süsleyecek iyi resimlerden birinin her zaman iç açıcı bir natürmort olması gerektiğini düşünürüm.

Ressamlar nedense natürmortlarında hep bahar, yaz ve güz meyvelerine yer vermişler. Tablolarda baş sırayı hep kiraz, karpuz, kavun, şeftali, akı ve karasıyla üzüm alır. Sonra incir, ayva, nar... Elma, portakal onlar kadar değil. Muşmula, kış armudu, alıç, kestane (kestaneye meyve mi diyeceğiz?) gibi meyveleri hatırlamam resimlerde. Bu biraz da güzel görünüşlü meyvelerin saltanatı mı?

Kış meyvelerinin buruk bir hatırası ve o hatıraya benzer bir tadı vardır benim damağımda. Öyle ya, yazın elinizi uzattığınız yerde bir meyve biter. Yokluk çekmezsiniz. Kışınsa sınırlıdır bulup tadabileceğiniz lezzetler. Tabii manavlarda her meyveyi her zaman bulabildiğimiz mevsimini şaşırmış zamanlardan söz etmiyorum. Biraz eskilerde, mesela benim çocukluğumda kışın bir meyve bulup yemek, nadirattan bir şeydi. Bu yüzden, yetiştirilen, bulunabilen meyveler de pek kıymetliydi. Ayvalar çürüdü mü, kaldırılıp atılmazdı. Çürükleri temizlenir -hatta sırf çürüğünü yemek isteyenler de olurdu- bir parçacığı bile israf edilmeden ev halkına paylaştırılırdı. Bazı meyveleri, mesela muzu bulup yemeninse imkânı ve ihtimali yoktu.

Çocukluğumun rüyaya benzer günlerinin geçtiği, amcaların, yengelerin kalabalık evinde, bir kış odası vardı. Şimdi düşünüyorum da 'gizli mabet'e benzer bir odaydı burası. Daima kilitli dururdu ve çocuklar kafasına estiğinde kapısını açıp giremezdi. Biz, çocuk milleti, kudurmuş bir merakla orada olanları, olabilecekleri düşünür, bir yolunu bulup içeri girebilmenin planlarını kurardık. Odaya elbette büyüklerden birinin kılavuzluğunda girilirdi. Kapı açılır açılmaz birbirine karışmış meyve kokuları burnunuza hücum eder, bir yandan bu kokuyu içinize çekerken öbür yandan şaşkın gözlerle etrafınıza, deliğe kovuğa bakardınız. Tavandan sallandırılmış kavunlar; yerlere, hasır üstüne serilmiş muşmula, kış armudu, elma ve ayvalar, portakallar... Kestaneler toprağa gömülürdü ve yerini çocukların bilmemesine özen gösterilirdi. Bilinirdi ki çocuklar öğrense bir günde bütün gömüyü havaya uçuracaklar. Bu yüzden çukurdan azar azar çıkarılır, kimi zaman kaynatılır, kimi de közde pişirilirdi. Kestane kebap, acele cevap diye bir söz de dolaşırdı arada.

Uzun kış gecelerinde, sofra bezi ortaya serilir, bir kasnak üstüne konulan siniye 'gizli mabet'ten getirilen meyveler yığılır, ahali de başında toplaşır ve hayli eğlenceli zamanlar geçirirdi. Biz çocuklar için bu meyve saatlerinin en zevkli taraflarından biri portakal kabuğunu ateşe doğru sıkıp çıkacak gazın alev alışını seyretmekti. Ne kadar basit; fakat ne eğlenceli oyunlardı onlar, ne mutlu zamanlardı!

Zamanlar, upuzun yıllar, insanlar, görüntüler kayboluyor, unutulup gidiyor; fakat kokular asla silinmiyor. Böyle kış akşamlarında bizim o şenlikli köy evinin daimi kokularından biri de armut hoşafı kokusuydu. Biz çocukların vazgeçilmezlerinden biriydi armut hoşafı. Hele ki içine portakal kabuğu konulmuşsa! Babaanneme, yengelere yalvarırdık, ne olur portakal kabuğu da olsun! Portakal öyle bol bulunan bir nesne değil ki! Haftadan haftaya alınırsa, kabuğu telef edilmez, kokulandırsın diye hoşafa katılırdı. Ne muazzam bir lezzetti o! O zamanlar, soğuk kış günleri biraz da ocağın közünde kebap edilen kestaneler, onların çıt çıt sesleri, küle gömülmüş kumpirler, muşmula ve çürük ayva kokusu ve bin bir naz ve yalvarışla nineme kalbur kalbur yaptırdığımız mısır patlatması olmalıydı. O mısırlar da ocakta patlatılırken mermi gibi nasıl da sıçrayıp giderlerdi yahu! Peşlerinden bir oraya bir buraya koşup yakalamak, yemekten daha lezzetliydi muhakkak...

"Mevsimler, meyveler ve sebzeler demek değildir; meyveler ve sebzeler mevsimlerdir. Bahar biter, kiraz da biter, güz geçer, üzüm kalmaz." der bir öyküsünde Tarık Buğra. Biz mevsimleri, meyve ve sebzelerle biliriz, öyle bilirdik. Ve bu yüzden her mevsimin kokuları vardır saklı duran. Zaman zaman sebepsiz çıkıp gelir o kokular bekledikleri yerden. Gizli mabede benzeyen loş meyve odalarını, tahta sandıkları, şenlikli sofraları hatırlatırlar.

Ne güzel zamanlardı onlar!..

 


 

ZAMAN 07 Şubat 2009, Cumartesi







Bu yazı 395 defa okundu.







Yorum ekleYorum ekle
Yorumlar


  Henüz yorum yapılmamış





Bu yazarın diğer yazıları






www.edebiyatufku.net yayın hayatına başlamıştır. Yayınlarımızı edebiyatufku.net adresinden izleyebilirsiniz. .............................................................................................. ŞU ANDA DERGİMİZİN 54.SAYISININ (EYLÜL 2013) KÖŞE YAZILARI YAYINLANMAKTADIR .............................................................................................. .............................................................................................. İletişim: edebiyatufku@gmail.com

En Çok Okunanlar