Nisan ayının sonlarına yaklaşılıyordu. Hava, çok soğuk olmamasına rağmen vücudu titreten bir gıdıklama etkisi veriyordu insana. Rüzgâr vardı. Epey esiyordu. Yoldan ve kaldırımdan toz kaldırıyordu arada. Yine öyle bir anda Çağatay, hemen küçük kızları Rüveyda’nın bulunduğu bebek arabasının önüne geçti. Rüzgârı perdeledi. Savrulup gitti rüzgâr. Rüveyda her şeyden habersiz mışıl mışıl uyuyordu. Henüz on aylıktı. Öyle güzel uyuyordu ki!

Nisan ayının sonlarına yaklaşılıyordu. Hava, çok soğuk olmamasına rağmen vücudu titreten bir gıdıklama etkisi veriyordu insana. Rüzgâr vardı. Epey esiyordu. Yoldan ve kaldırımdan toz kaldırıyordu arada. Yine öyle bir anda Çağatay, hemen küçük kızları Rüveyda’nın bulunduğu bebek arabasının önüne geçti. Rüzgârı perdeledi. Savrulup gitti rüzgâr. Rüveyda her şeyden habersiz mışıl mışıl uyuyordu. Henüz on aylıktı. Öyle güzel uyuyordu ki!

Rüveyda biraz huzursuzlaşmaya başlamıştı. Ağlıyordu. Cânân, “kalkalım artık,” dedi. Toparlanıp, kalktılar.

Saat gece yarısı olmuştu. Eve geldiler. Annesi, Rüveyda’yı beşiğine yatırdı ve daha sonra salonda oturan eşinin yanına geldi. Bir süre televizyon seyrettiler. “Hadi uyuyalım mı hayatım? Sabah erkenden işe gideceksin,” dedi Cânân. Çağatay, “sen git yat hayatım ben birazdan gelirim,” dedi. Bunun üzerine, Cânân, eşinin yanına biraz daha sokularak “yine mi?” dedi. “Her şey yolunda hayatım inan!” dedi Çağatay. Sonra, “yine düşüncelere dalıyorsun. Evet, her şey yolunda diyorsun ama hep bir huzursuzluk bir tedirginlik var gözlerinde,” diye devam etti Cânân. Çağatay, “içimde bir boşluk var. Maddi anlamda değil bu,” dedi. “o halde manevî bir boşluk seninki…” dedi Cânân. Bir süre göz göze bakıştılar. Sonra Cânân, eşini öpüp yatak odasına gitti.

Çağatay, biraz düşündü. O da manevî açıdan huzursuz hissediyordu kendini. Bu, yeni olan bir şey değildi, uzun zamandır hatta yıllardır süren bir durumdu. Bir şeylerin eksik olduğunu düşünüyordu. Ama o ‘bir şeylerin’ ne olduklarını bir türlü bulamıyordu. Dolayısıyla bu huzursuzluğu da yıllardan beri sürüp geliyordu. Düşünmek istemedi. Yatıp, uyumak istedi. Uykunun iyi geleceğini düşündü. Hem, bugün epey de yorulmuştu.

Yatak odasına geldi. Yattı. Eşini seyretti bir süre. Böyle huzursuz olduğu anlarda eşinin yüzü ferahlatıyordu onu. Sonra derin bir nefes alarak gözlerini yumdu.

– Yapma, vurma öyle! Dur dedim, dur…

– Ne istiyorsun? Kimsin sen?

– …

Çağatay, bir cisimle kafasına vuran aklıyla tanımlayamadığı bu kişiden epey korkmuştu. İlk gençlik yıllarından itibaren böyle rüyalar görür, hep böyle korkutulurdu. Bu sefer karanlıklar içerisinden biri daha belirdi. Çağatay’a doğru yaklaşmaya başladı. Epey yaklaşmasına rağmen Çağatay, bu kişinin yüzünü seçemiyordu. Kendisine yaklaşmakta olan bu kişinin de kendisine vuracağı düşüncesiyle korktu. Bir süre ikisi de öylece durdu. Bu arada Çağatay’ı korkutan diğer kişi çoktan gitmişti.

İlk kez böyle bir durum oluyordu kendisine korku veren rüyaları arasında. Hep korkutulup, tartaklanırdı. Bu sefer durum farklıydı. Evet, yine bir kişi vardı rüyasında ama ondan hem korkmuyor hem de o kişi tarafından tartaklanmıyordu. Az da bir ferahlık hissine kapılmıştı. Sessizlik hâkimdi. Çağatay, ellerini yavaşça indirdi. Merak etmişti hâlâ orada durup durmadığını. Sonra ürkek ve titrek bir ses tonuyla:

– Hey! Sen de kimsin? Diye seslendi.

– Seni bu bilmediğin, sana huzursuzluk veren hallerden kurtaracak kişi.

– O halde kurtar o zaman. Yalvarıyorum sana. Yeter artık yıllardan beri çektiğim. İnan çok zor günler geçiriyorum. Ortada bir şey yokken bunalıyorum gün içerisinde. Ne işime ne de hayatıma odaklanabiliyorum. Her şeyim altüst oldu. Düşünüyorum, bir hata bir suç mu işledim acaba diye ama aklıma hiçbir şey gelmiyor. Gelse hemen telafi edeceğim. Ne olursa olsun bedelini ödemeye razıyım.

– İllâ ki huzursuzluğunun sebebini bir suç işlemende veya bir hata etmende aramamalısın. Bazen yaşayış şeklini de ölçüp tartacaksın. Sahip olduğun değerlerin farkına geç olmadan varıp, bunların şükrünü çok geç olmadan yapacaksın.

– Ben bunları zaten yapıyorum ki. Ee, ben bu sıkıntılı günlerimden nasıl kurtulacağım peki?

– Bundan kurtulmak çok basittir. O kadar basit ki üç kelime de saklı.

– Ne imiş bu üç kelime. Hadi çabuk söyle!

– Tasavvuf, Ney ve Mesnevî…

Çağatay terler içinde uyandı. Uyanırken elinde olmadan bir de çığlık attı. Eşi de bu duruma duyarsız kalamayarak adamın peşi sıra korkuyla gözlerini açtı. Cânân, hemen mutfağa koşarak eşine bir bardak su getirdi. Çağatay suyu zor bela içti. Suyun yarısı yatağa dökülmüştü. Çağatay zangır zangır titriyordu. Cânân:

– Ne oldu hayatım? Hayır diyeyim ki hayrolsun. Bu kaçıncı rüya? Neler oluyor anlayamıyorum ki! Hadi anlat bana canım. Anlat ki rahatla! Dök içini!

Çağatay, eşinin dediklerini hiç duymamış gibi sabit bir noktaya bakıyor, gözlerini o noktadan hiç ayırmıyordu. Cânân, sorusunu tekrarladı. Yine bir cevap alamayınca elinde olmadan bir korkuya kapıldı. İstem dışı bir hareketle kocasına bir tokat attı. Çağatay, tokadın etkisiyle eşine baktı, baktı, baktı… Bir süre sonra hıçkırıklara boğularak, eşine sımsıkı sarıldı. “Şimdi değil hayatım. Belki başka zaman anlatırım; ama şimdi değil,” dedi Çağatay. Bir süre sonra Cânân tekrar uyudu.

Çağatay, uykusu olmasına rağmen uyumak istemedi. Belki de korkusundandı uyumak istemeyişi.

Bizleri yaşantımızda rahatsız daha doğrusu huzursuz edebilecek durumların sadece maddiyattan ya da maddî bir sebepten ortaya çıkabileceğini düşünürüz. Ya maneviyat… Çağatay’ın güzel bir işi, yolunda giden bir evliliği, dünyalar tatlısı bir kızı, evi, arabası kısaca bir insana maddî haz sağlayabilecek her şeyi vardı. Ya manevî haz… Kendisi de anlam veremiyordu bu duruma. Bu sıkıntıların sebebini o da tam olarak bilemiyordu.

Tasavvuf, Ney ve Mesnevî denmişti Çağatay’a. Ömründe hiç duymamış değildi bu sözleri; fakat onu şaşırtan rüyasında bu üç kelimenin sıkıntılarını gidermesi için söylenmesiydi. Evet, belki de bu dertten kurtulacaktı. Belki de artık hiç görmeyecekti böyle korku veren rüyalar. Hani kafası da karışmamış değildi. Bir rüya idi sonuçta. Ne kadar itibar edilebilirdi ki. Yine de Çağatay bu rüyaya bir umut inanmak zorunda hissetti kendini. Çünkü korkuların bitmesi belki de buna bağlıydı. Umut her zaman insanı en can alıcı yerinden yakalar. İçinde bulunduğumuz onca olumsuzluğa rağmen bir yerlerde yanan ufacık bir umut ışığı bizi tekrar hayata bağlar, korkularımıza karşı cesaretlendirir.

Gözlerini tavana dikip sabaha kadar düşünmüştü. Saat 6’ya geliyordu. Gün, en güzel şeklinde idi. Bulutlar kümelenmişti. Cânân, hâlâ uyuyordu. Onu uyandırmamak için yavaşça yataktan kalktı. Ufacık bebekleri Rüveyda da hâlâ uyuyordu. Bir süre kızını izledi. Ona tebessüm etmekten kendini alamıyordu. Kızını çok sevdiği ona hayran hayran bakmasından belliydi.

Üzerini giyinip sessizce çıktı evden. İçinden yürümek ve biraz da düşünmek gelmişti. Hafiften yağmur vardı Ankara’da o sabah. Yağmur gitgide hızlanmaya başladı. Sırılsıklam oldu Çağatay. Yanında şemsiyesi yoktu, hoş olsa da tutmazdı ya. Gelirken fırından sıcacık ekmek aldı. Eve geldi. Güzel bir kahvaltı hazırladı. Gidip Canân’ı uyandırdı. Beraber kahvaltı yaptılar.

Çağatay, yol boyunca düşünmüştü; biraz yalnız kalması lazımdı. Eşini, kızıyla beraber birkaç günlüğüne Samsun’da bulunan kayın validesinin yanına göndermeyi düşünmüştü. Bu düşüncesini eşine açtı. Cânân, eşini düşünerek gitmeyi kabul etti.

Kahvaltı yaparken bir taraftan da sohbet ettiler. Çağatay, “hayatım, inan ben de anlayamıyorum. Epeydir manevî bir huzursuzluğum var. Bunun seninle bir ilgisi yok. Sakın beni yanlış anlama! Rüyalar çok korkunç! Kafama sanki gerçekten vuruyor o tarif edemediğim kişi. Bunalıyorum. Daralıyorum. Kendimi daracık bir yere zorla konulmuş, üzerimi kapattıkları içinde nefes alamıyormuş gibi hissediyorum. Ölmüyorum ama ölmekten beter oluyorum. Bazen öyle anlar oluyor ki sürükleniyorum saatlerce. Yüzüm, gözüm kısaca tüm vücudum kan revan içinde kalıyor. Her şeyini her saniyesini hissediyorum rüyalarımın. Gerçek hayattan hiçbir farkı yok gibi geliyor bana,” dedi Çağatay.

Cânân, eşinin bu anlattıklarından çok anlatırken yüz ifadesine dikkat etmişti. Bu rüyaların eşini ne kadar etkilediğini gayet iyi anlamıştı ve Çağatay’ın ellerinden sımsıkı tuttu. “Sen bunun da üstesinden gelirsin. Gönlünü ferah tut hayatım. Bak istersen gitmem. Yanında olurum,” dedi. Eşinden “gitme, yanımda kal” cevabı almak istercesine sordu bu soruyu. “Yok, biraz yalnız kalmam sanırım bana iyi gelecek. Buna ihtiyacım var,” dedi Çağatay.

Kahvaltılarını bitirdiler. Çağatay, “hayatım hadi sen hazırlan, ben toplarım masayı,” dedi.

Hazırlıklarını yapıp yola çıktılar. Çağatay, büyükçe bir bavulu arabanın bagajına koydu. Küçük kızını da defalarca öpüp, kokladıktan sonra arabanın arka koltuğunda hazır bulunan bebek oturağına güzelce yerleştirip, kemerini bağladı. Rüveyda uyanıktı. Gülen gözleriyle babasını izliyordu. Ondan laf istiyordu. Babasının kendisiyle konuşmasına bayılıyordu.

AŞTİ’ ye (Ankara Şehir Terminali) geldiler. Otobüsün kalkmasına yarım saat vardı. Çağatay, bavulu arabanın bagajından çıkardı ve otobüs görevlisine verdi. Hava serindi. İçeri geçtiler. Rüveyda ve Cânân üşümüşlerdi. Çağatay, kızıyla oynuyordu. Bir taraftan da eşiyle sohbet ediyordu.

Cânân zaten bir hafta sonra annesine gitmeyi düşünüyordu. Bu durum öyle bir anda ortaya çıkmamıştı. Biraz öne alınmıştı o kadar. Nihayet veda vakti gelmişti. Çağatay ve Cânân birbirlerine hasretle sarıldılar. Çağatay’ın kızıyla vedalaşması, eşiyle vedalaşmasından uzun sürdü. Onları koltuklarına kadar götürdü Çağatay. Otobüs hareket etti. El salladılar uzun bir süre birbirlerine. Gözyaşları da akmıyor değildi…

Çağatay, onları yolcu ettikten sonra eve geldi. Önceleri bu durumu kendi istemesine rağmen evde meydana gelen bu buz gibi sessizliğe kolay alışamadı.

Babasını henüz bir yaşındayken annesini ise üç yıl önce kaybetmişti Çağatay. Daha ortaokul yıllarında iken annesiyle gezerken annesi ona okuması için kitaplar alırdı. Aslında okumayı sevdiği pek söylenemezdi. Annesine okurmuş gibi yaptığı da olmaz değildi hani. Babasının çok büyük olmamakla beraber orta halli zengin bir kütüphanesi vardı daracık çalışma odasında. Babası öldükten sonra annesi onun kitaplarını hiç kimseye vermemiş, aynı şekilde onları muhafaza etmişti.

Çağatay hâlâ doğup büyüdüğü evde oturmakta, sahip olduğu değerlere yüz çevirmemekte inat etmekte idi. Arada sırada o odaya girer eski günleri anar, hüzünlenir pek fazla da duramadan odayı terk ederdi. Şimdi nedense o odaya girmek geldi içinden. Odaya girip, yine babasından kalma bu ana kadar hiç oturamadığı eski iskemleye de oturdu. Başını ellerinin arasına alıp, kısa bir süre düşündükten sonra kafasını kaldırdı. Gözlerini heyecanla kitaplığa dikti. Babasının el yazması şiirlerinin yer aldığı yeşil kapaklı defteri açtı. Okumaya başladı. Bir şiirin şu kıtasında hıçkırıklara boğuldu:

“Bu bebek ne güzel bir hediyedir

Kokusunda türlü deva gizli

Görür müyüm acep yıllar sonra

Onun bunları okuduğunu?”

Diğer şiirleri okumak istemedi. Defteri kapattı. Odadan çıktı.

Salona geldi. Sonrasında perdeyi biraz araladı. Dışarıya baktı. Nisan ayının sonlarının gelmesine rağmen şöyle gönüllere hitap edecek bir yağmur yağmamıştı. Şimdiyse eskilere nazaran biraz daha nisan ayına yaraşır bir yağmur yağıyordu. Gözü yağmura şemsiyesiz yakalanan ve otobüs durağına sığınmış bir adama takıldı. Üşüdüğü her halinden belliydi. Çağatay, hemen eline bir şemsiye alarak adamın yanına koştu. Adama şemsiyeyi verdi. Bir süre adamı izledi. Adam, nasıl da telaşla yürüyordu. “Kim bilir belki de çocuklarının onu merak etmesinden korkuyordur ve onun için böyle acele hareket ediyordur,” diye geçirdi içinden.

Eve döndü. Çok ıslanmıştı. Hemen üzerini değiştirdi. Saçını kuruttu. Sonra salona geldi. Perdeyi tamamen açıp, bir sandalye çekip oturdu. Yağmuru izledi uzun süre. Sonra bir ağırlık çöktü içine. Kanepeye biraz uzanma ihtiyacı hissetti. Ağladı, ağladı… Uzandığı yerde uyuyakaldı.

Uyandığında saat gece 00.23 idi. Hemen eşini aradı. Özür diledi geç aradığı için. Yolculuk çok iyi geçmişti. Güvenle varmışlardı. Cânân da Rüveyda da çok iyiydi. Kızının sesini duymak istedi. Duydu ve ağlamaklı bir gülümsedi. Çağatay, eşiyle vedalaşıp telefonu kapattı.

Sonra soğuk bir duş alıp kendisine geldi. Kendisine bir kahve suyu koydu. Sütsüz kahvesini alıp babasının çalışma odasına geçti. Odada bulunan çalışma masasına oturdu. Kitaplığın üst rafında bulunan Mesnevî’yi eline aldı ve okumaya başladı. Sabahın ilk ışıklarına kadar okudu. Bir ara kitabı çalışma masasının bir ucuna bırakıp, çalışma masasının kalan kısmına kafasını koydu. Öylece uykuya daldı.

Uyandığında öğle ezanı okunuyordu. Kahvaltısını yaptı. İş yerini arayıp, birkaç gün gelemeyeceğini haber etti. Kahvesini alıp, babasının çalışma masasına geldi. Kaldığı yerden Mesnevî’yi okumaya devam etti. Nihayet, birkaç gün içinde Mesnevî’yi bitirmişti.

Çok etkilenmişti Mesnevî’den. Büyük bir dikkatle okumuştu. Anlayamadığı yerler yok değildi fakat bu okuma ona çok iyi gelmişti. Notlar almıştı. Anlamını bilmediği kelimeler denk geldiğinde hemen sözlüğü açıp bakmıştı.

Saat gece 11’e geliyordu. Birisiyle konuşma ihtiyacı duydu. Hemen telefona sarılıp, Cânân’ı aradı. Cânân, eşinin ses tonundan ne kadar heyecanlı olduğunu anlamıştı. Çağatay, eşine sabaha kadar Mesnevî’den gözlemlediklerini anlattı. Mesnevî’nin üzerinde bıraktığı tesirden bahsetti. Ona hikâyeleri aynen okudu. Hiç susmak istemezmişçesine konuşuyor, konuştukça rahatlıyordu. Cânân da bu durumdan asla şikâyet etmiyor aksine eşinin rahatladığını hissettikçe mutlu oluyordu. Son olarak Cânân’a, Mesnevî’den bir parça okuyarak konuşmasına son vermek istedi. Ve aynen okudu:

“Fayda zamanında da, ziyan zamanında da gül gibi gülmeye bak! Gülün yapraklarını birer birer koparsan da gül yine gülmeyi bırakmaz, yine solup gamlanmaz. ‘Bir dikenden niçin gama düşeyim? Zaten bu gülmeyi diken yüzünden buldum’ der. Takdir yüzünden kaybettiğin şeyler, muhakkak senden belayı giderir, bunu böyle bil! Tasavvuf nedir diye bir âlime sordular da dedi ki: Sıkıntı zamanı, gönülde neşe ve ferah bulmaktır.”

Diye bitirdi ve eşine veda ederek telefonu kapattı.

Bu paragrafı okurken Çağatay’ın tüyleri ürperdi. Vücudunu bir titreme hâli aldı. Rüyasında duyduğu sesin söylediği üç şeyden biri olan Tasavvuf kelimesine burada cevap bulmuştu. Tasavvuf’un anlamını bu paragrafta çok açık bir şekilde okumuştu. “Sıkıntı zamanı, gönülde neşe ve ferah bulmaktır,” cümlesini defalarca tekrarladı.

Sıkıntılı idi. Niyeti, artık bu sıkıntıdan kurtularak neşe ve ferahlık bulmaktı. Babasının kitaplarından tasavvuf hakkında bilgi almaya niyet etti. Daha bununla da yetinmeyecekti Çağatay. Bu konuda kitaplar alıp, okuyacaktı. Danışacaktı, öğrenecekti elinden geldiği kadar tasavvufu.

Aklına hemen Hasan Amca’sı geldi. Hasan Amca; yetmiş yaşlarında, nevi şahsına münhasır, kendi halinde yaşayan biriydi. Hasan Amca’nın, babasının en yakın dostu olduğunu Çağatay’a annesi hep anlatırdı. Her ikisi de tasavvuf ehliydi. Samimiyetleri de buradandı. Bu yüzden Çağatay ona ‘amca’ diye hitap ederdi ve bu yaşlı amcayı arada ziyaret eder, gönlünü alırdı. Hemen Çağatayların oturduğu sokağın ilerisinde, müstakil bir evde oturuyordu.

Çağatay, evden çıkarak Hasan Amca’nın evine doğru yol aldı. Yaklaşık beş dakika sonra vardı. Kapıyı çaldı. Art arda üç defa çaldı. Açan yoktu.

“Vay benim Çağatay yeğenim, sen mi geldin?” diye Hasan Amca’nın bağırdığını işitti “Nereden böyle Hasan Amca,” dedi yüksek sesle Çağatay. Hasan Amca’nın kulakları pekiyi duymuyordu. “Camiden geliyorum,” dedi.

Beraberce içeri girdiler. Çağatay’ı minderlerle döşeli şark odasına davet etti. Hoş geldin, deyip selamlaştılar. Hasan Amca’nın çayı her zaman hazır olurdu. Mutfağa geçip çayın altını yaktı. Sonra Çağatay’ın yanına geldi.

 – Ee, nasılsın bakalım evlat? Anlat hele!

– Teşekkür ederim iyiyim Hasan Amca. Sen nasılsın? Sağlığın nasıl?

– Rabbime sonsuz şükürler olsun ki iyiyim. Sağlığım da yerinde elhamdülillah.

– Çok sevindim.

– Cânân kızım nasıl, ya Rüveyda bebek, o nasıl?

– Her ikisi de iyiler. Kayın validemin yanına gittiler. Samsun’a.

– Aman yavrum iyi olsunlar da.

Hasan Amca mutfağa gidip çayı getirdi. Çağatay’a ikram etti. Sonrasında Çağatay hemen konuya girmek istedi. “Aslında,” dedi kısık sesle Çağatay. Hasam Amca duymamıştı.

– Ee, işler nasıl gidiyor Çağatay evladım?

– Bu ara birkaç günlüğüne izindeyim Hasan Amca.

– Hayırdır hasta falan mısın? Hem sen niye gitmedin o zaman Samsun’a?

– Yok, hasta değilim. İyiyim. Öyle gerekiyordu. Biraz yalnız kalmak istedim.

– Senin bir derdin mi var evlat?

Tam da Çağatay’ın açmaya çalıştığı konuyu Hasan Amca pat diye sormuştu. Çağatay rahatladı. Derin bir nefes aldı. “Evet,” dedi Çağatay. “Evet, bir derdim var,” diye de tekrarladı yüksek sesle. Gördüğü rüyayı anlattı Hasan Amca’ya ve tasavvuftan bahsetmesini istedi Hasan Amca’dan.

Hasan Amca, biraz şaşırdı. Sonra sanki tasavvuftan sohbet açılmışçasına tasavvufu anlatmaya başladı. Sohbetleri geceye kadar sürdü. Aralarda namazlarını kıldılar. Çağatay, Cuma ve Bayram namazları haricinde ilk kez namaz kılıyordu. Tarifi mümkün olmayan bir huzur hissetti. Tüm vücudunu bir rahatlık duygusu sardı. Çağatay, tüm dikkatiyle anlatılanları dinledi. Tavsiye ettiği şeylerden önemli gördüklerini ve tasavvuf ile ilgili kitapları not aldı. Gece yarısı olmuştu. Çağatay yine rahatsız edeceğini şimdiden haber vererek ve Hasan Amca’nın elini öperek evden ayrıldı.

Evine geldi. Salonda biraz oturdu. Bir an düşündü. Daldı gitti. Sabah ezanının sesiyle irkildi. Yorgundu, uykusuzdu. Buna rağmen kalkıp abdest aldı ve namazını kıldı. Sonrasında uzunca dua etti. İlk kez böylesine yoğun yaşıyordu bu duyguları. Kendisinde büyük değişiklikler olduğunu hissediyor ve buna çok seviniyordu. Manevî boşluğunu dolduruyordu yavaş yavaş. Artık sebepsiz mutlu olabiliyordu. Sebepsiz huzursuz olmuyordu. Ayağa kalktı. Kanepeye istemeyerek de olsa yıkıldı. Uykuya daldı.

Uyandığında saat öğleye yaklaşmıştı. Apar topar evden çıktı. Arabasına bindi Çağatay. Bir müzik marketin önünde durarak bir Ney kaseti aldı. Tekrar arabasına bindi. Son derece mutlu ve huzurlu idi. Kaseti taktı. Sesini açtı.

Cânân’ı aradı ve “geliyorum hayatım, yoldayım,” dedi.

Eyüp Tosun

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here